Kadınların kendilerine ait bir oda arayışları

  • 09:03 6 Mayıs 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
"Kadınların kendine ait bir odalarının olmasının politik sonuçlarını hesaba katmadıkları kuvvetle muhtemel. Ancak unutmadan eklemek gerekir ki ‘Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine Düşünceler’ kitabında kız çocuklarına düşünmeyi öğretmenin önemini savunarak eğitim hakkı tartışmasına yeni bir boyut kazandıran Mary Wollstonecraft gibi kadınlar da bu geleneğin parçasıdır.”
 
Zilan Narin
 
Tarihte kadınların eğitimi sorununa baktığımızda karşımıza çıkan en belirgin vurgu, bir şekilde okuyan, yazan kadınların istisna olduğu, birbirleriyle bağı olmadığı. Bu kadınlar ya aristokrat ailelerin kızlarıdır ya entelektüel/eğitimle uğraşan bir babanın kızlarıdır ya da evlenmek istemeyen, eşleri ölmüş zengin kadınlardır ya da aykırı bir yaşamı göze alan çılgın kadınlardır. Ancak taşı delen suyun şiddeti değil sürekliliğidir sözünde olduğu gibi bu kadınların ısrarının sürekliliğinin peşine düşmek gerekiyor. Eğitim hakkının önünü açan bu ısrarın sürekliliğidir. Burada ise başka bir soru beliriyor. Kolektif bir bilinç söz konusu değilse, damlaların sürekliliği nasıl sağlandı? Bu kolektif bilincin gelişmesinde ve yaygınlaşmasında, eğitim hakkı mücadelesi tarihinde kadınların birbirleriyle buluşmalarının, kadın yoldaşlığını geliştirdikleri özgün alanlar oluşturmalarının önemini görmemiz gerekiyor. 
 
Dergahlara yolculuk
 
Bugün Kürt kadın hareketinin deneyiminde görülen Özgür Kadın Akademileri, 1970’lerle yükselen feminist bilinç yükseltme grupları güncel örnekler olarak ele alınabilir. 18’inci yüzyılda İngiltere’deki çay partilerini kadınların entelektüel tartışma alanlarına çevirmek fikriyle yola çıkan kamuya açık ilk kadın kulübü olma özelliği taşıyan The Blue Stockings Society (Mavi Çoraplılar Topluluğu), eğitim görmek isteyen kadınlara maddi ve manevi desteğin sağlandığı bir merkez olma özelliğini de göstermiştir. Bu güncel örnekler çoğaltılabilir şüphesiz, ancak bu bilincin gelişmesinin tarihselliğini görmek açısından manastırlara, dergahlara doğru bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.
 
Kadınların fikir üretimi engellendi
 
Ortaçağ’da kilise ve dergahlar, etrafında toplanan kadınların, dayanışmayı ve alternatif toplumsallaşma ve üretim faaliyetlerini örgütledikleri alanlar olarak öne çıkmaktadır. 12. yy itibariyle tamamen kadınlardan oluşan Beginler hareketi/cemaati, Anadolu’da aynı dönemlerde varlığını sürdüren Bacılar (Bacıyan-ı Rum) gibi gruplar, istisna değildir. 7. ve 8. yüzyıllarda kurulmaya başlanan Hristiyanlık açısından kadın manastırları ve İslamiyet açısından tekkeler, 13. yüzyıla kadar kadınlar için temel öğrenim ve sosyal dayanışma merkezleri rolünü oynamıştır. Bu anlamda kadınların hem bireysel hem grup olarak eğitim gördüğü, entelektüel (dönem açısından tasavvufi demek daha doğru olur) yoğunlaşma sağladıkları alanlar olarak kadınların sadece eğitim tarihinde değil politik hafızasında da önemli bir yere sahiptirler. Hildegard von Bingen, Belh vilayetinden (Balkh) Umm Ali, Rabia Adeviyye sayabileceğimiz kimi sûfiler, mistikler olarak kadınların kendilerini eğitme ve bilgiye ulaşma tarihine birer örnek sunuyorlar. İlk zamanlarda tasavvufi sohbetleri evlerinde yapan, meclisler toplayan kadınlar, daha sonra kendilerine ait tekke ve zaviyeler kuran kadınlar biliniyor. Hafsa binti Sîrîn¸ Fatma binti Abbas, Evhâdüddin Kirmânî'nin kızları Bacıyan-ı Rum’un başındaki Fatma Bacı ve Emine Hatun bu kadınlardan sadece birkaçı olarak anılabilir. Sûfilerden, mistiklerden bahsedilen kaynakların kıtlığı bu dönemdeki kadınların fikri üretimleri hakkında bilgi sahibi olmamızı engellemektedir. 
 
Kadınlar değil, erkekler öne çıkarıldı
 
Bu isimlerin tamamını sıralamak değil amacımız, kadınların kendi mekanlarını oluşturmakta, cemaatlerini toplamada çok çeşitli araçlar geliştirdiğini, dönemlerinin imkanlarını fazlasıyla zorladıklarını görebilmemiz önemli. Tunuslu Fatima al-Fihri’nin daha 859 yılında Fas’ta günümüzde eğitim faaliyetine hala devam eden ve bu anlamda ilk kabul edilen Kureyn/ Al Qarawiyyin Üniversitesi’nin kurucusu olması dikkat çekicidir. İslam dünyasının en önemli bilim merkezlerinden olan bu okula kadınların kabul edilmediği bilgisi ise akla acaba kaç kadın bu okula devam etti de diploma talep etmedi, kaç kadın perde arkasından dersleri dinledi gibi soruları getiriyor. Bu kadınlardan veya örgütlenmelerinden bahseden kaynaklar, kadınları değil erkekleri daha fazla öne çıkarmıştır. Bu yüzdendir ki Fatma Bacı’nın değil eşi olan Ahi Revan’ın adı ve düşünceleri bilinir. Ve bir istisna hali değildir bu durum. Her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır sözü, her başarılı kadının önünde bir erkeğin dikildiği gerçeğinin ters yüz edilmesidir. Tarihin erkekler tarafından yazıldığı gerçekliği burada da karşımıza çıkıyor. 
 
Karanlığıyla bilinen Ortaçağ’ın aydınlık yüzü
 
Karanlığıyla gündeme gelen Ortaçağ’a bir de bu aydınlık yüzünden bakalım. İslamiyet’te içtihat yolunun kapandığını ilan eden ve kadınların evlerinde oturup eşlerine hizmet etmelerini öğütleyen Gazali’nin yaşadığı dönemle, Avrupa’da “cadı avları” denen katliam sürecinin kilise mahkemelerinin emriyle başladığı dönemin aynı yüzyılda olması acı bir tesadüfün ötesinde. Bu dönemle birlikte kilisenin otoritesi karşısında tehdit olarak algılanan manastırlar giderek etkisizleştirilmiştir, ilahi aşk karşısında kadının da erkeğin de eşit olduğunu savunan tasavvuf yerini kadını camilerden uzaklaştıran katı kurallara bırakmıştır. Bu tür müdahalelerle kadınların bilgiye erişim hakkını ve ihtiyacını din dolayımıyla dile getirmesi giderek zorlaşmıştır. Bunun da etkisiyle kutsal kitapları okuyup tanrı bilgisine ulaşabilmenin ötesinde bir gündem olarak eğitim ihtiyacı, toplumsal yaşama erdemli bir şekilde katılabilme etrafında dile getirilmeye başlanmıştır. 
 
Kendi okullarını açan kadınlar…
 
19. yüzyılda kadınların haklarını birbirleriyle daha örgütlü bir şekilde konuşmaya başlamalarını daha önce bahsettiğimiz uzun yüzyılların birikimi ve öfkesiyle açıklamak daha doğru olur. Buradan baktığımızda kadınların entelektüel eşitliğini ve kapasitesini tartışarak kadınların eğitim imkanlarını yaygınlaştırmak için çalışmalar yürüten, kamuoyu oluşturan “mavi çoraplılar”ın yüzyılı da diyebiliriz. Öyle ki, kadınların oy hakkı mücadelesini doğuran zemin eğitim hakkı mücadelesi olmuştur. İngiltere’nin zengin kadınlarından Hannah More’un girişimiyle kurulan bu kulüp, Avrupa ve Amerika’da kadın kolejlerinin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nda saray kadınlarının kurduğu tekkeler benzer bir rol taşımaktadır. 19. yüzyıl başlarında İran’da kadınların devlet desteği olmaksızın kendi aralarında topladıkları paralarla kız çocuklarına özel okullar açtığı, sosyal gruplar oluşturup kadınlara dönük yayınlar çıkardığını biliyoruz.
 
Bu dernek ve kulüplerde kız çocuklarının eğitimi için lobi yapan, okullar kurulması için fon sağlayan, burslar veren kadınların hepsi şüphesiz devrimci kadınlar değildi. Kadınların kendine ait bir odalarının olmasının politik sonuçlarını hesaba katmadıkları kuvvetle muhtemel. Ancak unutmadan eklemek gerekir ki “Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine Düşünceler” kitabında kız çocuklarına düşünmeyi öğretmenin önemini savunarak eğitim hakkı tartışmasına yeni bir boyut kazandıran Mary Wollstonecraft gibi kadınlar da bu geleneğin parçasıdır.